3 Nisan 2012 Salı

Tembellik Kanunu

"Tembellik Kanunu" büyük patlamadan hemen sonra evrenin ilk nano saniyelerinden itibaren geçerli olan en eski fizik kanunudur. Tembellik; en az seviyede enerji harcayarak varlığını sürdürmektir. Evrenin günümüze dek denediği tek şey de budur: "Nasıl daha az enerji harcarım, kıçımı daha ne kadar yayabilirim?"

Mesela elementler, soy gazlara benzemek ister sürekli... Element ister metal olsun ister a-metal olsun, allem eder kullem eder (elektron verir, elektron alır, elektronunu ortaklaşa kullanır) bir şekilde soylu olmaya soyunur. Soy gaz olmayan elementlerin soy gazlara benzemek istemelerinin sebebine gelince; en büyük arzuları onlar gibi kararlı bir hale kavuşmaktır. Elementler için kararlı hal ise kısaca "ununu eleme eleğini asma" durumudur. Soy gazların ismi de buradan gelir zaten. Tüm soylular gibi onlar da kendi dalgalarındadırlar... Dünya yansa umrunda olmaz hiç birisinin. E hal böyle olunca; böyle bir elektron dağılımını hangi elementin atomu istemez!

Soy gaz olmayan her elementin Avogadro Sayısı (N) kadar atomu için geçerli olan bu "kararlı hale geçme arzusu"; tüm ülkelerin nüfusundaki kaymak tabakada olmayan her insan için de geçerlidir. Fakirler de kaymak tabakaya benzemek ister. Nasıl ki elementlerin atomları aralarında kovalent bağ, iyonik bağ gibi türlü türlü bağ türleriyle bu amaçlarına ulaşmaya çalışıyorlarsa, fakirlerin de kaymak tabakaya benzemek için en yaygın olarak başvurdukları yöntem "emekliliktir". Ancak fakirler, atomların soy gazlara benzemek adına bağ kurarken maruz kaldıkları şartlardan çok daha ağırlarının altında ezilirler, emekli olmak için. 

Örneğin; fakirler ortalama ömürlerinin yarısından çoğunda çalışmak zorundadırlar ama elementler için yalnızca yarılanma ömründen bahsedilir, çalışmak zorunda değillerdir. Bunun yanında; çalıştığı yıllar boyu fakirlerin maaşlarından her ay sigorta primi kesilirken, elementlerin atomları yalnızca bir kez bağ kurduklarında kararlı hale geçebilirler. Şartlar varsın ağır olsun netice de tüm fakirler emekli olmak için çalışırlar.


Atomların kararlı hale geçmek için yaptıkları girişimlerin yanında, "Tembellik Kanunu" deyince elbette entropi kavramından da söz etmek gerekir. Entropi; tüm sistemlerin (dolayısıyla tüm evrenin) kıçını yayma arzusu olarak özetlenebilir. İşin garibi bu kıçını yayma arzusunun hiç bir sınırı yoktur, yani tüm sistemler için entropi daima artar. Evrenin genişlemesinin sebebi entropinin artışıdır. Evrenin genişlemesinin hızlanarak gerçekleşmesinin sebebi ise bir an önce yan yatar vaziyetini almayı istemesindendir, olabildiğince çabuk.

Evrendeki tüm sistemler için (hatta evrenin kendisi için) geçerli olan bu entropi artışı; insanların kurdukları toplumsal sistemler için de geçerlidir. Netice itibariyle, insanların kurdukları sistemler de evrendedir. Okula yeni başlayan bir çocuk düşünelim. Önce sadece okumayı öğrenmek için çalışır; sırf daha sonraki yıllarda daha kolay okuyabilsin diye. Daha kolay okuyabilen bu çocuk, daha sonraki yıllarda kitaplardan çok test soruları okumaya başlar. Ardından  sadece test sorularını hızlıca okuyup, çözmek için çalışır. Kitapları liseye ya da üniversiteye girdikten sonra da okuyabilir nasılsa... Liseye bi girer çıkar; üniversiteyi de kazanır hatta... Fakat üniversiteye ise bir sürü kitap okuyabileceği, bir sürü insanla tanışacağı bir yerden çok; daha az çalışarak daha çok para kazanabileceği bir işin ara bulucusu olarak bakmaya başlar. Bir an önce okulu bitirir. İş bulur, çalışır. Daha da az çalışmak ve daha da çok para almak adına terfi almak için yıllar boyunca yalaklanır. Bir gün müdür olur. Artık istediği kitabı alabilir durumda olmasına rağmen nasılsa müdür olmuştur, okumaya artık hiç gerek yoktur. Ona göre: "Nasılsa hayatını yazsa roman olur!" Sonunda o da gününü doldurur ve tıpkı fakirler gibi emekli olmak için yaşı beklemeye başlar. Ama beklerken roman falan yazmaz; öylece bekler. Arada bir fatura falan öder. Bir ara da ölür, olabildiğince çabuk.

Kararlı hal, entropi; emeklilik ya da daha az çalışarak emeklilik... Hepsi evreninin bir parçası; ve evren en başından beri tembellerin en büyüğü. Biz ne kadar tembellik için çalışıp didinirsek didinelim...   

13 Ocak 2012 Cuma

İyilik Batarken Ardında Potansiyel Tepelerinin...

Potansiyel olarak herkes iyidir. Potansiyel ise özetle sahip olabilme kapasitesidir.


Belli bir referansa göre "h" yüksekliğindeki bir rampanın tepesinde öylece duran top, bulunduğu yükseklikle doğru orantılı bir potansiyel enerjiye sahiptir, hatırlayın. Ana rahmindeki bir insan evladının potansiyel iyi oluşu da tıpkı bu duruma benzer. Toplumun ahlakı (zihniyeti) referans alındığında; o da hayat yokuşunun en tepesindedir. Çünkü henüz çürümemiş, yozlaşmamış, köhneleşmemiş, algıda seçmemiş bir zihindir onunki.

Belli bir referansa göre "h" yüksekliğindeki bir rampanın tepesinde öylece duran top; an gelir, sırf onun hakkında sahip olduğu potansiyel enerjiden çok daha başka şeyler de söyleyebilelim diye, usulca itilir. İnsan hayatı da, sırf biz o insan hakkında başka başka şeyler söyleyebilelim diye, anlık bir itmeyle başlar: "İt... İt... İt... Derin nefes al! İt..."

Ve insan da rampadan yuvarlanan top gibi hayatın yokuşunda hızlana hızlana yuvarlanmaya başlar; neyse şimdi hiç girmeyelim "ivmeye" falan.

İnsan hayatın başında, orada öylece dursa; hiç itilmemiş olsa mesela, sonsuza dek sahip olduğu potansiyel iyiliği koruyabilir mi? Gerçi bu durum anne için hiç sağlıklı olmadığından teorimizi bu yaklaşım üzerine kuramayız. Olayı soyut kavramlara yaya yaya şöyle diyelim öyleyse: "İnsan o çürümemiş, yozlaşmamış, köhneleşmemiş, algıda seçmemiş zihnini toplumun ahlakının (zihniyetinin) yokuşuna bırakıp gitmezse sahip olduğu potansiyel iyiliği sonsuza dek koruyabilir öylece."

Diğer yandan, soyutluğun tabanında yazılmış bu ifade de "Evren daima en düşük enerji seviyesinde zaman geçirmek ister." kuramıyla sağlıklı bir ilişki kuramaz. Çünkü durmak, hareket etmekten daha zor bir eylemdir. Evet zordur; çünkü sıkıcıdır, durağandır. Hareket ise meraktır, heyecandır. Evren durmak istemez; evren heyecan ister.

Atomları çevreleyen katman katman olasılık bulutları içindeki elektronları ele alalım. -Çünkü elektron bulutlarına bakarken hayal kurmak, daima zihin açar.- Eğer ki elektronların bulunabilecekleri daha düşük enerji seviyeleri varsa; bu elektronlar ışırlar saçarlar ve, illa ki, o daha düşük enerji seviyelerine atarlar kendilerini yaka paça. Işırlar diyorum; kim bilir nasıl bir heyecandır hayal etsenize! Peki, bu ışımanın nedeni ne olabilir sizce? Bence, sahip oldukları potansiyel enerji her birini sıkmış olmalı epeyce.

İyi olmak; öylece durmak, zihnen yozlaşmamaktır. Bu tamam ama yozlaşmak, kabul edelim ki eğlencelidir; tıpkı sörf yapmak gibi... Dalga eninde sonunda seni yutar ama o zamana dek o dalganın bir parçası olmuşsundur. Maksadın düşünmek değildir artık; en büyük amacın dalganın hareketini olabildiğince taklit etmektir. Ya da yozlaşmak potansiyel rampasından o derin çukurlara yuvarlanan topun kendisini yer çekim ivmesinin kollarına bırakması gibidir; yapması gereken tek şey üzerinde dönüp durduğu yolu takip etmektir.

İnsan doğar, ağlar, emer, emekler, yürür, konuşur, çizer, okur, yazar, ahkam keser, sevişir, yetişir, gittikçe daha az sevişir, daha çok çocuk yetiştirir, çocuğuna yenilir, bu haklı mağlubiyetine sevinir ve en sonunda da ölür. İşte bu rampadan yuvarlanan insan zihniyeti körelir, potansiyel iyiliğini yitirip durur: "Yalan söyler, çalar, bencilleşir, sevişir, çocuk yetiştirir..."

Peki iyi olmak durağan olmaksa; durağan olmak da sıkıcı ve evrenin hiç bir zaman yaşamak istemediği bir öyküyse... O zaman iyi olmak gerçekten ne olabilir? Eminiz; "Sıkıcı olan bir şey iyi değildir." değil mi? Evrenin bize yapmamızı emrettiği şey nedir peki? Evren hiç bizim kötülüğümüzü isteyebilir mi ki?