" Belki benim öğrencilerim henüz dünyaya gelmediler. Benim günlerim yarından sonraki günler. Bazı filozoflar ölümlerinden sonra doğarlar! " (Nietzsche Ağladığında, Sayfa: 302) Ne kadar da umutsuz ve aynı zaman da ne kadar umut dolu bir deyiş.
İnsan olmanın sınırlarını aşmak demek kendi yalnızlığımızı keşfetmekten mi geçiyor acaba? Ya da " Her insan yalnızdır! " gerçeğini diğer insanlarla paylaşarak yalnız olmadığımızı hissetmekten mi? Sanırım algıladığımız dünya yalnızca paradokslardan ibaret.
İnsanlığın çizdiği sınırlarda dolaştığımızda etrafımızı sarmalayan paradoksların her birinden yalnızca bir kutup seçiyor ve hayatlarımızı seçtiğimiz o kutuplara göre tasarlıyoruz. Bazılarımız başarılarla bezenmiş bir hayat düşlerken; bazılarımız ise hayatın zaten bir kaybediş olduğunu söyler. Bazı insanlar huzurlu bir yaşam arzularken; bazıları ise tutkularla bezenmiş bir hayatın peşine düşer. Bazıları sorumluluk almayı tercih eder; bazıları ise sorumluluklardan kaçmayı. Kimileri kovalanmayı, kimileriyse kovalamayı benimser. Kimileri attığı adımları dikkatlice izlerken; kimileri ise yürürken gökyüzüne bakarak uçtuğunu hayal eder. Çünkü insanlık bunu gerektirir; ikisinden birini tercih etmeyi...
Peki "insan olmak" yaratabileceğimiz en yüce kavram mıdır? Durmadan şikayet ettiğimiz dünyamız, zaten "insanlarla" tıka basa dolu değil mi? İyi bir eş ya da kötü bir eş... İyi bir ebeveyn ya da kötü bir ebeveyn... İyi bir patron ya da kötü bir patron... İyi bir öğretmen ya da kötü bir öğretmen...
"21. yüzyıldaki insanlığın ayıbı..." diye haber spikerlerin hiç vazgeçemediği bir tamlama vardır ya hani; işte bu yakıştırmayı her duyduğumda kendimi gülmekten alıkoyamıyorum. Çünkü "insan" dediğimiz kavram yaptığı ayıplarla oluşturulmuştur. Cennetteki kusursuz iki varlık işledikleri günah öncesinde sadece topraktan yoğrulmuş iki varlıktı. Ta ki yasak olan meyveyi yiyene dek... İşte o zaman insan oldular ve dünyaya sürüldüler.
"İnsanız; hepimiz hata yaparız!" sözünü bizi telkin etmeye çalışan dostlarımızdan, akrabalarımızdan, sevgilimizden, arkadaşlarımızdan mutlaka duymuşuzdur. Ya da telkin etmeye çalıştığımız bir dostumuza, bir akrabamıza, sevgilimize, bir arkadaşımıza "İnsanız; hepimiz hata yaparız! " demişizdir mutlaka. Ne kadar dürüstçe bir tespit olduğunu hiç düşünmüş müydünüz peki? İnsan olmak demek hata yapmak demektir. Zaman yokken de, 0 yılında da, 21. yüzyılda da, bilmem kaçıncı milyar yılında da... "İnsan" kavramına çıngırağını bırakmak istemeyen bir çocuk gibi yapıştığımız müddetçe; ayıpladığımız, yerdiğimiz, nefretle baktığımız, midemizi bulandıran tüm o olayları gerçekleştirmeye devam edeceğiz.
Öyleyse ne yapmalıyız? Sanırım "insanın" sınırlarını aşmalıyız. Hayatın paradokslarından birer kutup seçmek yerine, paradoksları olduğu gibi kabullenmeliyiz. Tıpkı bir ışık demeti gibi... Işık, birbirine dik olacak şekilde ilerleyen manyetik alan dalgalarından ve elektrik alan dalgalarından oluşur. Elektrik alan, manyetik alanı; manyetik alan elektrik alanı doğurur. İşte ışığın bu özelliği onu elektromanyetik bir dalga yapar. Birbirinden farklı eksenlerde ilerleyen iki farklı dalga... İki farklı kutup... Işık bu iki kutbu bünyesinde yaşatır, elektrik alan ve manyetik alan paradoksunu özümser. Işık ne sadece manyetik alanı ne de sadece elektrik alanı tercih eder. Işık ikisini de kabullenir ve sonsuzluktan gelip sonsuzluğa gider.
İnsan olmanın sınırlarını aşmalı, paradoksları olduğu gibi kabullenmeliyiz. Tıpkı bir ışık demeti gibi "ikisinden birini" seçmek yerine "ikisini de" seçmeliyiz. Üstelik bu da bir seçimdir ama çok daha anlamlı ve çok daha yüce... Nietzsche'nin yalnızlığını anlatırken ağladığı gibi ağlamalıyız. O gözyaşlarının aslında yalnızlığımızdan kurtuluşumuzun damlaları olduğunu anlamalıyız. Yalnızlığımızı anlatmalıyız... Ağlamalıyız...