3 Nisan 2012 Salı

Tembellik Kanunu

"Tembellik Kanunu" büyük patlamadan hemen sonra evrenin ilk nano saniyelerinden itibaren geçerli olan en eski fizik kanunudur. Tembellik; en az seviyede enerji harcayarak varlığını sürdürmektir. Evrenin günümüze dek denediği tek şey de budur: "Nasıl daha az enerji harcarım, kıçımı daha ne kadar yayabilirim?"

Mesela elementler, soy gazlara benzemek ister sürekli... Element ister metal olsun ister a-metal olsun, allem eder kullem eder (elektron verir, elektron alır, elektronunu ortaklaşa kullanır) bir şekilde soylu olmaya soyunur. Soy gaz olmayan elementlerin soy gazlara benzemek istemelerinin sebebine gelince; en büyük arzuları onlar gibi kararlı bir hale kavuşmaktır. Elementler için kararlı hal ise kısaca "ununu eleme eleğini asma" durumudur. Soy gazların ismi de buradan gelir zaten. Tüm soylular gibi onlar da kendi dalgalarındadırlar... Dünya yansa umrunda olmaz hiç birisinin. E hal böyle olunca; böyle bir elektron dağılımını hangi elementin atomu istemez!

Soy gaz olmayan her elementin Avogadro Sayısı (N) kadar atomu için geçerli olan bu "kararlı hale geçme arzusu"; tüm ülkelerin nüfusundaki kaymak tabakada olmayan her insan için de geçerlidir. Fakirler de kaymak tabakaya benzemek ister. Nasıl ki elementlerin atomları aralarında kovalent bağ, iyonik bağ gibi türlü türlü bağ türleriyle bu amaçlarına ulaşmaya çalışıyorlarsa, fakirlerin de kaymak tabakaya benzemek için en yaygın olarak başvurdukları yöntem "emekliliktir". Ancak fakirler, atomların soy gazlara benzemek adına bağ kurarken maruz kaldıkları şartlardan çok daha ağırlarının altında ezilirler, emekli olmak için. 

Örneğin; fakirler ortalama ömürlerinin yarısından çoğunda çalışmak zorundadırlar ama elementler için yalnızca yarılanma ömründen bahsedilir, çalışmak zorunda değillerdir. Bunun yanında; çalıştığı yıllar boyu fakirlerin maaşlarından her ay sigorta primi kesilirken, elementlerin atomları yalnızca bir kez bağ kurduklarında kararlı hale geçebilirler. Şartlar varsın ağır olsun netice de tüm fakirler emekli olmak için çalışırlar.


Atomların kararlı hale geçmek için yaptıkları girişimlerin yanında, "Tembellik Kanunu" deyince elbette entropi kavramından da söz etmek gerekir. Entropi; tüm sistemlerin (dolayısıyla tüm evrenin) kıçını yayma arzusu olarak özetlenebilir. İşin garibi bu kıçını yayma arzusunun hiç bir sınırı yoktur, yani tüm sistemler için entropi daima artar. Evrenin genişlemesinin sebebi entropinin artışıdır. Evrenin genişlemesinin hızlanarak gerçekleşmesinin sebebi ise bir an önce yan yatar vaziyetini almayı istemesindendir, olabildiğince çabuk.

Evrendeki tüm sistemler için (hatta evrenin kendisi için) geçerli olan bu entropi artışı; insanların kurdukları toplumsal sistemler için de geçerlidir. Netice itibariyle, insanların kurdukları sistemler de evrendedir. Okula yeni başlayan bir çocuk düşünelim. Önce sadece okumayı öğrenmek için çalışır; sırf daha sonraki yıllarda daha kolay okuyabilsin diye. Daha kolay okuyabilen bu çocuk, daha sonraki yıllarda kitaplardan çok test soruları okumaya başlar. Ardından  sadece test sorularını hızlıca okuyup, çözmek için çalışır. Kitapları liseye ya da üniversiteye girdikten sonra da okuyabilir nasılsa... Liseye bi girer çıkar; üniversiteyi de kazanır hatta... Fakat üniversiteye ise bir sürü kitap okuyabileceği, bir sürü insanla tanışacağı bir yerden çok; daha az çalışarak daha çok para kazanabileceği bir işin ara bulucusu olarak bakmaya başlar. Bir an önce okulu bitirir. İş bulur, çalışır. Daha da az çalışmak ve daha da çok para almak adına terfi almak için yıllar boyunca yalaklanır. Bir gün müdür olur. Artık istediği kitabı alabilir durumda olmasına rağmen nasılsa müdür olmuştur, okumaya artık hiç gerek yoktur. Ona göre: "Nasılsa hayatını yazsa roman olur!" Sonunda o da gününü doldurur ve tıpkı fakirler gibi emekli olmak için yaşı beklemeye başlar. Ama beklerken roman falan yazmaz; öylece bekler. Arada bir fatura falan öder. Bir ara da ölür, olabildiğince çabuk.

Kararlı hal, entropi; emeklilik ya da daha az çalışarak emeklilik... Hepsi evreninin bir parçası; ve evren en başından beri tembellerin en büyüğü. Biz ne kadar tembellik için çalışıp didinirsek didinelim...   

13 Ocak 2012 Cuma

İyilik Batarken Ardında Potansiyel Tepelerinin...

Potansiyel olarak herkes iyidir. Potansiyel ise özetle sahip olabilme kapasitesidir.


Belli bir referansa göre "h" yüksekliğindeki bir rampanın tepesinde öylece duran top, bulunduğu yükseklikle doğru orantılı bir potansiyel enerjiye sahiptir, hatırlayın. Ana rahmindeki bir insan evladının potansiyel iyi oluşu da tıpkı bu duruma benzer. Toplumun ahlakı (zihniyeti) referans alındığında; o da hayat yokuşunun en tepesindedir. Çünkü henüz çürümemiş, yozlaşmamış, köhneleşmemiş, algıda seçmemiş bir zihindir onunki.

Belli bir referansa göre "h" yüksekliğindeki bir rampanın tepesinde öylece duran top; an gelir, sırf onun hakkında sahip olduğu potansiyel enerjiden çok daha başka şeyler de söyleyebilelim diye, usulca itilir. İnsan hayatı da, sırf biz o insan hakkında başka başka şeyler söyleyebilelim diye, anlık bir itmeyle başlar: "İt... İt... İt... Derin nefes al! İt..."

Ve insan da rampadan yuvarlanan top gibi hayatın yokuşunda hızlana hızlana yuvarlanmaya başlar; neyse şimdi hiç girmeyelim "ivmeye" falan.

İnsan hayatın başında, orada öylece dursa; hiç itilmemiş olsa mesela, sonsuza dek sahip olduğu potansiyel iyiliği koruyabilir mi? Gerçi bu durum anne için hiç sağlıklı olmadığından teorimizi bu yaklaşım üzerine kuramayız. Olayı soyut kavramlara yaya yaya şöyle diyelim öyleyse: "İnsan o çürümemiş, yozlaşmamış, köhneleşmemiş, algıda seçmemiş zihnini toplumun ahlakının (zihniyetinin) yokuşuna bırakıp gitmezse sahip olduğu potansiyel iyiliği sonsuza dek koruyabilir öylece."

Diğer yandan, soyutluğun tabanında yazılmış bu ifade de "Evren daima en düşük enerji seviyesinde zaman geçirmek ister." kuramıyla sağlıklı bir ilişki kuramaz. Çünkü durmak, hareket etmekten daha zor bir eylemdir. Evet zordur; çünkü sıkıcıdır, durağandır. Hareket ise meraktır, heyecandır. Evren durmak istemez; evren heyecan ister.

Atomları çevreleyen katman katman olasılık bulutları içindeki elektronları ele alalım. -Çünkü elektron bulutlarına bakarken hayal kurmak, daima zihin açar.- Eğer ki elektronların bulunabilecekleri daha düşük enerji seviyeleri varsa; bu elektronlar ışırlar saçarlar ve, illa ki, o daha düşük enerji seviyelerine atarlar kendilerini yaka paça. Işırlar diyorum; kim bilir nasıl bir heyecandır hayal etsenize! Peki, bu ışımanın nedeni ne olabilir sizce? Bence, sahip oldukları potansiyel enerji her birini sıkmış olmalı epeyce.

İyi olmak; öylece durmak, zihnen yozlaşmamaktır. Bu tamam ama yozlaşmak, kabul edelim ki eğlencelidir; tıpkı sörf yapmak gibi... Dalga eninde sonunda seni yutar ama o zamana dek o dalganın bir parçası olmuşsundur. Maksadın düşünmek değildir artık; en büyük amacın dalganın hareketini olabildiğince taklit etmektir. Ya da yozlaşmak potansiyel rampasından o derin çukurlara yuvarlanan topun kendisini yer çekim ivmesinin kollarına bırakması gibidir; yapması gereken tek şey üzerinde dönüp durduğu yolu takip etmektir.

İnsan doğar, ağlar, emer, emekler, yürür, konuşur, çizer, okur, yazar, ahkam keser, sevişir, yetişir, gittikçe daha az sevişir, daha çok çocuk yetiştirir, çocuğuna yenilir, bu haklı mağlubiyetine sevinir ve en sonunda da ölür. İşte bu rampadan yuvarlanan insan zihniyeti körelir, potansiyel iyiliğini yitirip durur: "Yalan söyler, çalar, bencilleşir, sevişir, çocuk yetiştirir..."

Peki iyi olmak durağan olmaksa; durağan olmak da sıkıcı ve evrenin hiç bir zaman yaşamak istemediği bir öyküyse... O zaman iyi olmak gerçekten ne olabilir? Eminiz; "Sıkıcı olan bir şey iyi değildir." değil mi? Evrenin bize yapmamızı emrettiği şey nedir peki? Evren hiç bizim kötülüğümüzü isteyebilir mi ki?

31 Aralık 2011 Cumartesi

Uzayını Zamanını Bükerim Bak Senin


Dünya Güneş etrafında bir turunu daha tamamladı. Üstelik de bilmem kaçıncısı oldu bu... Siz daha kutlayın... Kutlayın... Ah ah... Güneş, uzayınızı zamanınızı bükmüş haberiniz yok sizin.

Gerçi bu bükülmüşlükten haberdar olmayanları doğrudan suçlamak da pek doğru sayılmaz. Buna dayanarak "Evet, bizim suçumuz değil! Saylanmaz!" diyenler varsa onlara sesleniyorum: "O kadar da değil ama..."

Genel Görelilik Kuramı'na göre kütle içinde bulunduğu uzay-zamanı eğip büker. "Tamam işte her şey kütlenin suçu işte!" demeyin sakın. Yok eğer böyle derseniz sorarım size: "Kütle nedir?" Sizler ki 'kütle' ile 'ağırlığı' karıştıranlardansınız. Öyleyse ilk olarak şunu bilin ki: "Kütle, ağırlık değildir."

Ağırlık anlamına gelmeyen kütle kavramının uzayı ve de zamanı eğip büküşüne geri dönelim. Bu öngörü ise deneylerle doğrulanıp bir gerçeğe dönüşmüştür. 'Kara Delikler' uzay-zaman bükücülerinin en ustalarından sayılır; öyle ki ışık bile kaçamaz onların eğip büktüğü uzay ve zamandan. Güneş'imiz ise, kara delikler kadar usta olmasa da etrafındaki uzay ve zamanı sahip olduğu kütle sayesinde bir dereceye kadar büker. Yani hiç olmazsa sekiz gezegeni dizebilmiştir eteklerinin uçlarına. Gezegenler ise bir girdaba kapılmış tekneler, takalar, gemiler gibi (ki gezegenler de çeşit çeşit büyüklüktedir) şimdilik usul usul dönüp durur Güneş'in etrafında. İşte kutlanıp duran ama aslında kendileri asla durmayan yıllar kısaca böyle oluşurlar.

Tekrar ediyorum, bu anlatılanları bilmemek doğrudan doğruya sizin suçunuz değil, evet. Peki suçlu 'kütle' de değilse kim? 

Suçlu koşullandırılmış ilginiz... Eğer ilginizi koşullandırmaya çalışanlar olmasaydı; belki de etrafımızı dolduran bu ve nice başka gerçeği ilginizin büktüğü uzay zamanda kendi algınızın etkisi altında bırakabilirdiniz. Kim bilir, belki de bu sayede kendinize ait bambaşka doğrular edinebilirdiniz. 

Mesela işe kombinizi kapatıp gidebilir ve şehrinizin havasını daha az kirletebilir, kitap okumanın bir ihtiyaç olduğunu hissedebilir, geçmişi unutmanın bir çözüm olmayacağını kavrayabilir, "Bugün ne giysem?" diye düşünmeden dışarı çıkmanın özgürlüğünü yaşayabilir ya da üretmenin tüketmekten daha heyecan verici olduğunu tadabilirdiniz... Ne bileyim! 

"Ama o zaman, suçlu ilgimizi koşullandıranlardır ki..." diye bir cevap belirirse zihinlerinizde hatırlayın; onlara ilginizi koşullandırmaları için siz izin verdiniz. Bu izni vermeyebilirdiniz de; çünkü ilginizi koşullandıranlar asla kara delik değildir. Onların etkisinden isterse herkes kaçıp kurtulabilir. "Sen de ilgimizi koşullandıranlardansın işte!" diyorsanız tam şu an kaçıp gidebilirsiniz örneğin.

Kaçmayıp "Uzayını zamanını bükerim bak senin!" demek için hâlâ yazıyı okumaya devam edenler varsa aranızda; bari şunu unutmayın: "Kütle, ağırlık değildir."

18 Aralık 2011 Pazar

Yaş-Yapacak Belirsizlik İlkesi


İnsan manyak bir hayvandır. İşte "Yaş-Yapacak Belirsizlik İlkesi" de bu bağlamda anlam kazanır.

İnsan bir şeyler yaptıkça yaşlanır, yaşlandıkça da başka bir şeyler yapar. Ancak insan tüm bu sıkı ve sıkıntılı örüntüye rağmen asla yapacaklarını tam zamanında yapamaz. Daima yapması gerekenleri yapmakta geç kalır. Bu manyak hayvan: "Geç kalmak; pişmanlıktır" der ama işin garibi bu tarifi yapmak için de çok geç kalınmıştır.

Ebeveynleri düşünelim. Çocuklarını güzel okullarda başarılı görmek isterler. Çocuk içinse çocukluğunu geçirecek okuldan çok daha güzel yerler ve oralarda kazanılabilecek çok daha "kral" başarılar vardır. Çocuk oyun ister, oynamak ister. Çocuk; kum arazilerde bilye "ütmeyi", online bir oyunda "skil kasmayı", beton bir sahada "gol kralı" olmayı, plastik fincanlar ve tabaklarla bebeklerine "çay partileri" vermeyi diler. Fakat ne acıdır ki tüm bu dilekler kendilerini çocuklarının sahipleri-sahibeleri gören ebeveynlerin planları altında ezilir, sıkışır.

Çocuklar okur-yazar. Çoğu sonrasında pek az okur ve pek az yazsa da bir kısım çocuk diğerlerine nazaran biraz daha fazla okur biraz daha fazla yazar gibi yapar. Ne fark eder, her bir çocuk ebeveynlerinin "Biz okuyamadık sen oku, biz piyano çalamadık sen çal, biz spor yapamadık sen yap, biz sanattan anlamadık sen anla, biz koleje gidemedik sen git..." ya da "Biz okuduk sen de oku, biz piyano çaldık sen de çal, biz spor yaptık sen de yap, biz sanattan anladık sen de anla, biz koleje gittik sen de git..." diretmeleri altında onların yapamadıklarını ya da yaptıklarını yapmaya kurulurlar. Bu sırada saatler pek tabi işler ve bu çocuklar da ergenliğe erip gençliği "fon-dip" eder.

Tüm bu aşamaya kadar garip olan tüm ebeveynler çocuklarına genelin yapmadığı, yapmayacağı şeyleri yaptırtmaya çalışmışlardır. Basit: herkes çok kitap okumaz, herkes bilimle ilgilenmez, herkes matematikle uğraşmaz, herkes piyano çalamaz, herkes başarılı bir sporcu olamaz, herkes sanattan anlayamaz, herkes kolejlerde okuyamaz, herkes başarılı atfedilen üniversitelere giremez... Ama her ebeveyn çocuklarını bu eylemlerden en az iki-üç tanesini yaparken görmek ister. Sadece yapmaları da yetmez başarmalarını da çılgınca arzularlar.

Tüm bu debdebenin ardından kimi çocuklar ailelerinin dileklerini lambalardan çıkan cinler gibi yerine getirmeye çalışmış; kimisi yerine getirmiş kimisi de yerine getirememiş olur. Fark etmez... Herkes yaşlanmıştır. Fark edilmesi gerekense ebeveynlerin deyimiyle: "Sen ne kadar kadar büyüdüm desen de daima benim çocuğumsun..." yaklaşımıdır. İlk bakışta ne sıcak ne de güvenilir bir söylemdir bu. Bu söylemin alt metninde yatan keskin gerçekse şudur: "Sen ne kadar büyüdüm desen de daima benim istediğimi yapmak zorundasın..." Bu keskin gerçek aslında o kadar da gizli değildir. Eylemler düşüncelerin bedenleridir.

Herkesin yapamadığını yapmaya zorlanan çocuklar yetişkinlere dönmüş; ancak ebeveynlerin onlardan diledikleri ebeveynlere yetmemiştir. Bunun yanında dileklerinin senaryoları değişmiştir. Ebeveynler artık herkesin yapamayacağı şeyleri çocuklarından istemez olur. Ebeveynler artık herkesin yaptığı şeyleri çocuklarından istemeye başlar: "Askere git, evlen, çocuk yap, sanatla sporla falan uğraşma gayri büyüdün sen, bir iş tut, balta ol, baktın olmadı bari baltaya sap ol..."

Neden?

Ebeveynler çocukları çocukken onlardan herkesin yapamadığı ya da yapamayacağı şeyleri yapmalarını isterken, neden çocukları yetişkin olduğunda onlardan herkesin yaptığı ya da yapabildiği şeyleri yapmalarını isterler?

İşte sizlere Yaş-Yapacak Belirsizlik İlkesi...

Bu ilke ise sorunun aynı zamanda yanıtı olacaktır. Şöyle ki: "Belli bir yaşa geldikçe yapacaklarımızdaki belirsizlik, belli başlı şeyleri yaptıkça da yaşımızdaki belirsizlik artar."

Bu ilkeyi açarsak:

Çocukları çocukken, ebeveynler kendilerinin yapamadıklarını yapacaklarına ya da kendilerinin yaptığı şeylerin daha iyisini yapabileceklerine inanırlar çocuklarının. İşte o zamanlar ebeveynlerin kendileri de birer çocuktur aslında. Sonraları ise yani çocukları yetişkin olduğunda, ebeveynler çocuklarından kendilerinin yaptıklarını aynen yapmalarını istemeye başlarlar; çünkü ebeveynler artık ölümlerinden gün aldıklarını fark etmişlerdir. Düşünsenize ölmeye yaklaşırken sizin yaptıklarınızdan çok daha başka şeyler yaparak sizden çok daha mutlu hisseden insanların etrafınızda dolaştığını... Bir de onların sizden çıkma insanlar olduğunu eklersek... Ne de büyük bir kabus. İşte bu kabusu görmek istemez ebeveynler, her biri hatırlar geç de olsa: "Geç kalmak, pişmanlıktır." ve çocuklarından son dilekleri kendileri gibi toplum düzenine boyun eğmiş böcekler gibi yaşamalarıdır artık. Ve ebeveynler de birer yetişkindir sonunda. Askerlikten soğutmamak için anlatılmayan hikayeler, olmak istedikleri insanları olmayı harcayıp karşılığında yaptıkları mutsuz evlilikler, para kazanmak için çalıştıkları patron götü yalamayı şart koşan şirketler... Kendileri bu düzenin üzerinde yaşayamamıştır ve artık yaşayamayacaklarının da farkındadırlar. Öyleyse neden başkaları en azından öyle yaşamaya çalışsın ki? Ya başarırlarsa... 

Unutmamalıyız ki ebeveynler de insandır ve insan gerçekten de manyak bir hayvandır.

6 Ekim 2011 Perşembe

Parçacık, Dalga, Hayvan ve İnsan -Bir Fabl İkilemi- 2

(Devam ediyor...)


İzlendikleri hissine kapılan elektronlar ilk önce ekstra bir paniğe kapılmışlar... Ne yapacaklarını şaşırmışlar; ancak bu şaşkınlık hali kısacık bir süre (mili mili saniyeler mesela) sonrasında ortadan kalkmış. Hatta şaşkınlıktan kurtulma işini o kadar abartmış ki elektronlar, izleniyor olmalarına şaşırmalarından önceki doğal şaşkınlık hallerinden bile kurtulmuşlar. Ciddiyetlerine sindirdikleri şaşkınlık yerini kuru bir ciddiyete bırakmış. İzlendiklerine göre artık küçük şakalaşmalara yer yoktu ve izleyenlerin o ana kadar bildikleri sıradan kurallar bütününe olabildiğince uymaları gerekiyordu. Kısacası dalga modundan çıkmalıydılar artık...

Çıktılar da... Ardından izlene izlene geçtiler yarıklardan... Bir intizam, bir intizam. Dalga geçmek yoktu artık, parçacık gibi tek sıra halinde... "Lütfen!"

Yarıkları ardında bırakan elektronlar yeni duvara toslamışlar, bir önceki bozunmada duvara toslayanlar gibi. Tabi toslamaktan ziyade, nasıl tosladıkları önem taşımaktaydı laboratuvarı dolduran bilim insanları için. Bu arada laboratuvarın araştırmacılarla dolu olmasının sebebi sayılarının fazla olması değildi; isteseler eşli pişti bile oynayamazlardı mesela... Yani laboratuvar aslında o kadar küçüktü ki o üç bilim insanı sayesinde dolu dolu görünüyordu.

Bu aşamada, elektronların duvara nasıl tosladığına gelirsek... Dedektörlerle izlenen elektronlar bu sefer duvarda bir girişim deseni oluşturmadılar. Duvardaki desen araştırmacıların iki yarı deneyinin başlangıcında, beklentilerinde oluşturdukları gibiydi. Bu beklentinin eninde sonunda karşılanmış olmasına rağmen, bilim insanları yine şaşırdılar. Epi topu üç kişiydiler, bu sebeple laboratuvara yayılan şaşkınlık çok uzun soluklu olmadı. Adam akıllı düşündüler... Gözlemlediklerini yeniden gözden geçirdiler ve keşfettikleri bu destansı olayı bilim dünyasına duyurmak için makalelerini yazmaya koyuldular:

"Elektronlar izlemiyorken dalga karakteri gösteriyordu, evet. Bu bile başlı başına ilginçti ama asıl ilginç olan elektronlar izlendikleri andan itibaren kendilerinden beklenilen parçacık özelliklerine bürünüveriyorlardı..." tabi tüm bunları bir yandan matematik diline de çevirdiler ve bu deneye imza atanlardan olan araştırmacılar sırf bu yüzden sonsuza dek mutlu yaşadılar. Bu deneye imza atan diğer gruptan olan duvarlara toslayan elektronların ise akıbeti bilinmiyor. Gökten düşen elmalar falanı gibi...

Bu fablın ana fikri şudur demem ama bence en azından şu olmalıdır:

"Gözler önünde değilken istediğiniz kadar sıra dışı olabilirsiniz; ama eğer birileri tarafından izlendiğiniz hissine kapılırsanız, işte o andan itibaren ve izlendiğinizi düşünmeye devam ettiğiniz süre boyunca onların kurallarıyla oynamak zorunda kalırsınız."

16 Eylül 2010 Perşembe

Parçacık, Dalga, Hayvan ve İnsan -Bir Fabl İkilemi- 1

Modern fizik kitaplarında şöyle bir deney anlatılır. 

Uzay-zaman barları içinde; genel görelilik tellal, özel görelilik berber iken bir beta bozunması gerçekleşmiş. Bu bozunmadan yararlanarak prangalarından kurtulan elektronlar sonsuzluktan gelip sonsuzluğa yol almaya başlamışlar. 

Hava moleküllerini aşıp, dümdüz gitmişler. Ses hızını geçmişler; neredeyse ışığı yakalamışlar. Sonra karşılarına ortasında yarık bulunan bir metal bir duvar çıkıvermiş. Elektronlar gülüp geçmiş ancak bu mizah değilmiş. Çünkü yarıktan geçen elektronları çok daha büyük bir sürpriz bekliyormuş. -Üzerinde hiç yarık olmayan bir duvar- 

Elektronların hepsi duvara gömülmüşler orada kalmışlar mı kalmamışlar mı bilinmez ama arkalarında, yani o yarığı olmayan duvarın üzerinde, izler bırakmışlar yalnızca. Gülüp geçtikleri o yarığın silueti şeklinde üstelik. Profesörler gülmüş.

Zaman akıp geçmiş... Yüz binlerce mili saniye sonra, yani aşağı yukarı beş dakika sonra, bir beta bozunması daha gerçekleşmiş. Bir beta bozunmasının aynı laboratuvarda tekrarlanma olasılığı "1/49737288373822001" olmasına rağmen iş bu ya, bahsi geçen ikinci beta bozunması yine aynı laboratuvarda gerçekleşmesin mi?

Bu ikinci bozunma sonrasında yine elektronlar prangalarından kurtulmuş ve yine sonsuzluktan gelip sonsuzluğa yol almaya başlamışlar. 

Hava moleküllerini aşıp, dümdüz gitmişler. Ses hızını geçmişler; neredeyse ışığı yakalamışlar. Sonra karşılarına üzerinde, birbirine paralel konumlanmış iki yarık bulunan bir metal bir duvar çıkıvermiş. Bu kez elektronlar gülüp geçmemiş; işlerini gayet ciddiye alıp metal üzerindeki yarıklardan öyle geçmişler. Fakat bu ciddiyet hali de karşılaşacakları hazin sonu değiştirmeye yetmemiş. Tabi bu hazin son her bir elektron için üzerinde hiç yarık olmayan bir duvara çarpmak iken; profesörleri bu kez kesinlikle farklı bir son beklemekteymiş. 

Elektronların duvar üzerinde bıraktığı izler bu kez iki yarığın iz düşümü değilmiş; elektronlar bu defa belli bölgelerde oldukça yoğun ve belli bölgelerde ise çok daha az yoğun izler yüzünden kesikli kesikli çizgilerle bezeli gibi görünen bir duvar bırakmışlar arkalarında. Profesörlerin gülecek halleri yokmuş.

Dorothy, Batının Kötü Kalpli Cadısı'nı nasıl erittiyse elektronlar da profesörlerin zihinlerindeki beklentili ve biraz da saplantılı fikirleri o biçim eritmiş. Ancak profesörler için yeni fikirler üretmek o kadar da zor değildi. Tamam, belki Batının Kötü Kalpli Cadısı'nın küresi onlarda yoktu; ama onların da reseptörleri vardı. 

Ve profesörler hangi elektronun hangi yarıktan geçtiğini saptayabilmek amacıyla, elektronlar için devasa olan, reseptörlerini birbirine paralel uzanan iki yarığa dikmişler. Ardından profesörler bir beta bozunmasının aynı laboratuvarda üst üste üç kez tekrarlanma olasılığının "1/ 732887349767288373899101" olmasına aldırış bile etmeden bir beta bozunması daha gerçekleştirmişler. 

Zamanın döngüsel ilerlediği düşünülürse yine elektronlar prangalarından kurtulup birbirine paralel konumlanmış iki yarıklı metalden geçmeye başlamışlar; bu kez ise ne bir 'gülüp geçme' ne de bir 'ciddiyet hali' hakimmiş elektronların spinlerine. İçlerinde garip bir his varmış... İzlendiklerine dair bir his... 

(Devam edecek...)

12 Eylül 2010 Pazar

Bu Dalganın Boyu Beni Aşar - II

Bir önceki yazıda aşk-dalga-ışık üçgeni üzerinde durulmuştu ki bu yazıda aşk ve ilişki arasındaki bağlantıdan yararlanılarak aşk-dalga-ışık-ilişki dörtgeni oluşturulmaya çalışılacaktır.

Frekans değerleri yüksek olan sevgililer haftanın en az üç gününde sevişme güdüsünü için için yaşayıp bir altta bir üstte salınıp dururken; frekans değerleri düşük olan sevgililer ise ayda bir iki kez sevişerek 'sevgili' kavramını yaşadıklarını kendilerine hatırlatırlar.

Enteresandır ki frekansı düşük olarak tanımlamaya çalıştığım sevgililer, birlikteliklerini daha uzun süre (en azından facebook ilişki durumu olarak) devam ettirdikleri saptanmıştır. Bu arada 'evlilik' kurumu facebook kurumunun daha az elektronik versiyonudur ki etrafta gözlemlenen evliliklerin frekans değerleri düşük imzalı ilişkiler dallanması olarak kabul edilmesi bu yüzden reddedilemez bir gerçektir (Bkz. annenize, babanıza) .

Diğer yandan bu önerme bizleri kısa bir süre içerisinde kendilerini tekrarlamaktan çekinmeyip sevişip duran, hatta durmadan sevişen çiftlerin yaşadıkları aşkı çabuk tüketmelerine götürebilir; çünkü belirtildiği gibi yüksek frekans değerlerinde salınan dalgaların, dalga boyları kısalır. Öyleyse bu fiziksel gerçeklikten yola çıkarak, kendilerini sadece 'çılgınlar gibi sevişen aşıklar' tanımlayan ilişki müessesi üyelerinin bu müesseseye bağlılıkları zaman ekseninde sınırlı kalacağı kabul edilmelidir, ifadeyi yumuşatmak gerekirse, kabul edilebilir. Yok olmadı öyleyse bu dalganın boyu beni çoktan aşmış demektir.

1 Temmuz 2010 Perşembe

Bu Dalganın Boyu Beni Aşar - I

Sonsuzluktan gelip sonsuzluğa giden bir ışın demeti ne olabilir? Pink Floyd' un albüm kapağı mı? Altı kola ayrılmadığı sürece -hayır!-

Işık; yatay ve dikey düzlemlerde yani birbirine dik olan herhangi iki düzlemde salınım yapan elektriksel ve manyetik dalgalanmalardır. Dalgalardır! Dalga kavramı bilimsel olarak akla ilk etapta; istemsiz bir şekilde dalga boyu ve frekans kavramlarını getirir ki eğer biraz da ileri giderseniz fotonlar bile uçuşabilir burum burum olmuş beyinlerde. Ancak yazının sonraki kısımlarında yararlanmak için, ışığı elektro manyetik dalga olarak özetlemek yerinde bir tercih olacaktır; çünkü ışık bir dalga olduğu kadar tanecikler sürüsüdür de aynı zamanda.

Işık için sörfçülerin deyimiyle bir 'zen & zero' durumu söz konusu yani. Nihayetinde bu sörfçü deyişinin var olabilmesi için nasıl sörfçülerin varlığı bir gerekli şart ise sörfçülerin var olabilmesi için de dalganın varlığı bir şarttır. Öyleyse İnternet sörfçüleri olarak ışığın dalga yapısını ön plana çıkartmakta bir sakınca yok; tersine tam da bize göre bir yaklaşım olur.

Işığın elektro-manyetik bir dalga olduğu ispatlandığına göre (bkz. 3. paragraf) bu dalganın sahip olduğu dalga boyu ve frekans değerlerinin ne anlam ifade ettiği üzerinde durmanın tam sırasıdır.

Dalga boyu bir dalga örtüsünün tekrarlanan bölümleri arasındaki mesafe olarak tanımlanırken; tekrarlanan bölümlerin birim zamandaki sayısı ise frekans olgusunun kelimelere dökülmüş halidir. Öyleyse dalganın boyu kısaldıkça birim zamanda tekrarlanan kısımların sayısı artacak bu durum da frekans değerini arttıracaktır. Bir çeşit 'al gülüm ver gülüm' hali kısaca.

Işığı, ışıklıktan çıkarttığımıza göre artık aşka da el atabiliriz. Elimize mi yapışacak sonuçta, aşkın bazı halleri ne kadar yapış yapış olsa da...

Peki gözlerindeki ışığı fark ettiniz mi, aşık olduğunuz ya da size aşık olduğunu düşündüğünüz kimselerin gözlerindeki o ışığı? Yoksa elektriğiniz uyuşmuyor mu? Ya da karşı koymaya çalışsanız da sizi kendine çekmeye devam mı ediyor hâla? Bu ifadeler sanki 'şık' kavramının -e halini anımsatıyor bana; yani aşkı...

HALLER TABLOSU:
  • Yalın hal: şık
  • -e hali: aşık
  • -i hali hali: ışık
  • -de hali: deşık
  • -den hali: denşık
(Not: 'deşık', aşkın Fransızca hali ve 'denşık' da aşkın İspanyolca hali olarak kabul edilir ki zaten Paris ve Barcelona' da aşk hep bir başkadır.)

Galiba dalga yavaş yavaş kurgunun tahtasını sırtlamaya başlamış durumda. Aşık ve Işık...


18 Ekim 2009 Pazar

Nietzsche Ağladığında Ağladım...

" Belki benim öğrencilerim henüz dünyaya gelmediler. Benim günlerim yarından sonraki günler. Bazı filozoflar ölümlerinden sonra doğarlar! " (Nietzsche Ağladığında, Sayfa: 302) Ne kadar da umutsuz ve aynı zaman da ne kadar umut dolu bir deyiş.

İnsan olmanın sınırlarını aşmak demek kendi yalnızlığımızı keşfetmekten mi geçiyor acaba? Ya da " Her insan yalnızdır! " gerçeğini diğer insanlarla paylaşarak yalnız olmadığımızı hissetmekten mi? Sanırım algıladığımız dünya yalnızca paradokslardan ibaret.

İnsanlığın çizdiği sınırlarda dolaştığımızda etrafımızı sarmalayan paradoksların her birinden yalnızca bir kutup seçiyor ve hayatlarımızı seçtiğimiz o kutuplara göre tasarlıyoruz. Bazılarımız başarılarla bezenmiş bir hayat düşlerken; bazılarımız ise hayatın zaten bir kaybediş olduğunu söyler. Bazı insanlar huzurlu bir yaşam arzularken; bazıları ise tutkularla bezenmiş bir hayatın peşine düşer. Bazıları sorumluluk almayı tercih eder; bazıları ise sorumluluklardan kaçmayı. Kimileri kovalanmayı, kimileriyse kovalamayı benimser. Kimileri attığı adımları dikkatlice izlerken; kimileri ise yürürken gökyüzüne bakarak uçtuğunu hayal eder. Çünkü insanlık bunu gerektirir; ikisinden birini tercih etmeyi...

Peki "insan olmak" yaratabileceğimiz en yüce kavram mıdır? Durmadan şikayet ettiğimiz dünyamız, zaten "insanlarla" tıka basa dolu değil mi? İyi bir eş ya da kötü bir eş... İyi bir ebeveyn ya da kötü bir ebeveyn... İyi bir patron ya da kötü bir patron... İyi bir öğretmen ya da kötü bir öğretmen...

"21. yüzyıldaki insanlığın ayıbı..." diye haber spikerlerin hiç vazgeçemediği bir tamlama vardır ya hani; işte bu yakıştırmayı her duyduğumda kendimi gülmekten alıkoyamıyorum. Çünkü "insan" dediğimiz kavram yaptığı ayıplarla oluşturulmuştur. Cennetteki kusursuz iki varlık işledikleri günah öncesinde sadece topraktan yoğrulmuş iki varlıktı. Ta ki yasak olan meyveyi yiyene dek... İşte o zaman insan oldular ve dünyaya sürüldüler.

"İnsanız; hepimiz hata yaparız!" sözünü bizi telkin etmeye çalışan dostlarımızdan, akrabalarımızdan, sevgilimizden, arkadaşlarımızdan mutlaka duymuşuzdur. Ya da telkin etmeye çalıştığımız bir dostumuza, bir akrabamıza, sevgilimize, bir arkadaşımıza "İnsanız; hepimiz hata yaparız! " demişizdir mutlaka. Ne kadar dürüstçe bir tespit olduğunu hiç düşünmüş müydünüz peki? İnsan olmak demek hata yapmak demektir. Zaman yokken de, 0 yılında da, 21. yüzyılda da, bilmem kaçıncı milyar yılında da... "İnsan" kavramına çıngırağını bırakmak istemeyen bir çocuk gibi yapıştığımız müddetçe; ayıpladığımız, yerdiğimiz, nefretle baktığımız, midemizi bulandıran tüm o olayları gerçekleştirmeye devam edeceğiz.

Öyleyse ne yapmalıyız? Sanırım "insanın" sınırlarını aşmalıyız. Hayatın paradokslarından birer kutup seçmek yerine, paradoksları olduğu gibi kabullenmeliyiz. Tıpkı bir ışık demeti gibi... Işık, birbirine dik olacak şekilde ilerleyen manyetik alan dalgalarından ve elektrik alan dalgalarından oluşur. Elektrik alan, manyetik alanı; manyetik alan elektrik alanı doğurur. İşte ışığın bu özelliği onu elektromanyetik bir dalga yapar. Birbirinden farklı eksenlerde ilerleyen iki farklı dalga... İki farklı kutup... Işık bu iki kutbu bünyesinde yaşatır, elektrik alan ve manyetik alan paradoksunu özümser. Işık ne sadece manyetik alanı ne de sadece elektrik alanı tercih eder. Işık ikisini de kabullenir ve sonsuzluktan gelip sonsuzluğa gider.

İnsan olmanın sınırlarını aşmalı, paradoksları olduğu gibi kabullenmeliyiz. Tıpkı bir ışık demeti gibi "ikisinden birini" seçmek yerine "ikisini de" seçmeliyiz. Üstelik bu da bir seçimdir ama çok daha anlamlı ve çok daha yüce... Nietzsche'nin yalnızlığını anlatırken ağladığı gibi ağlamalıyız. O gözyaşlarının aslında yalnızlığımızdan kurtuluşumuzun damlaları olduğunu anlamalıyız. Yalnızlığımızı anlatmalıyız... Ağlamalıyız...

17 Ekim 2009 Cumartesi

Süper-pozisyon ilkesini ilke edinmek!

Süper-pozisyon ilkesi" sizce nedir?


A) Hani 98'lerin Galatasaray'ında; Hagi'nin, Arif'in Hakan Şükür'e "Al da at!" derecesine hazırladıkları, kaçırılmayacak (ki Hakan adeta bu tip pozisyonları kaçırmayı ilke edinmiştir...) kadar net olan gol pozisyonları

B) Seksi seks yapan, o vazgeçemediğim süper pozisyon

C) Lineer Cebir´de ve Mekanik´te, bir lineer sistemin lineer çözüm kombinasyonları aynı lineer sistemin çözümüdür şeklinde ifade edilen ilke

D) Hepsi

Doğru cevap: D

Belki aranızdaki inekler kızacaktır bana. "Nasıl 'D' şıkkı yea! Doğru cevap 'C' aga!" diye söyleneceklerdir. Olabilir. Hatta haklıdırlar da... Hatta ve hatta "Abi cevap 'A' yea!" ya da "Neden 'B' değil ki! Bal gibi 'B' işte!" diyenler bile haklıdır bana kalırsa ki zaten bu yüzden doğru cevap 'D' şıkkıdır.

Aslında yaklaşımım "Lineer Cebir´de ve Mekanik´te, bir lineer sistemin lineer çözüm kombinasyonları aynı lineer sistemin çözümüdür şeklinde ifade edilen ilke" ibaresine dayanmaktadır. Fakat hayattaki çözüm kombinasyonları bir lineer denklem sisteminin çözüm kombinasyonları sayısından çok daha fazladır.

Bir insan bir gün etrafındakilere gülücükler saçarken, başka bir gün huysuz bir ihtiyarın ruh haline bile bürünebilmektedir. Ya da bir gün anlayışlı bir arkadaşken, başka bir gün "Bu bardağı taşıran son damla oldu!" diyen bir insana dönüşebiliyoruz. Sizce bunlar şaşkınlık verici durumlar mı? Yani hayatta tutarlı olmak için sürekli aynı şeyi yapan ve sürekli aynı şekilde davranan bir insan mı olmalıyız sizce? Hadi dediğiniz gibi oldu diyelim; peki o zaman hayat biraz sıkıcı olmaz mı?

Kuantum mekaniğinde parçacıklar; hangi durumlarda, hangi olasılıklarla bulunabileceğini gösteren bir fonksiyon ile temsil edilir. Bu fonksiyona ise dalga fonksiyonu denir. Parçacığın durumunu tespit etmek için ölçüm yapıldığında, parçacığın dalga fonksiyonundaki durumlardan biri ölçülmüş olur. Yani dalga fonksiyonu, ölçülebilecek durumların toplamıdır (süper pozisyon ilkesi). İşin garibi parçacık üzerinde ölçüm yapıldıktan sonra dalga fonksiyonu, ölçülmüş olan duruma çöker ve o andan itibaren aynı parçacık üzerinde ne kadar ölçüm alınırsa alınsın ilk ölçülen durumdan başka bir durum ölçülemez.

İnsanların da bu sonsuz büyüklükteki evrenin içindeki sonsuz küçüklükte olan parçacıklar olduğunu düşünürsek; pekala bizler de dalga fonksiyonlarıyla ifade edilebiliriz:

İnsan = Şu şu olasılıkla mutlu + şu şu olasılıkla depresif+ şu şu olasılıkla alıngan+ şu şu olasılıkla ümitli+ şu şu olasılıkla heyecanlı+ şu şu olasılıkla cesur+ şu şu olasılıkla sadık+ şu şu olasılıkla içten-pazarlıklı... gibi!

Her insanın sayılabilecek durumlarda olma olasılıkları farklılık göstereceğinden de bazı insanlar daha mutlu görünürken, bazıları daha çalışkan, bazılarıysa daha sakar görünür. Ancak her insanın bir dalga fonksiyonu gibi birçok durumun toplamından (süper pozisyon ilkesi) oluştuğunu kabullenirsek; çok mutlu görünen bir arkadaşımızın da üzgün olabileceğini, güvenilmez bir adamın aslında doğru yaklaşıldığında gayet sadık bir profil çizebileceğini, cesur bir kahramanın da korkudan altına kaçırabileceğini gözden kaçırmamış oluruz. Kısacası süper pozisyon ilkesini ilke edinirsek; insanları algılamak kolaylaşır, bizleri sarmalamış ön yargı duvarlarını deler geçeriz. Tıpkı yazının başında sorulan soruya verilen cevapların hepsinin doğru olduğunu kabul etmem gibi...